Bir annenin kaleminden: '4 yaşındaki oğlumun trans olduğunu sanmıştım. Yanılmışım.'

Sosyal adalet savaşçısı bir kadın, anne olduktan sonra sezgisel ve içgüdüsel olarak hissettikleri ile sosyal adaletçi bir ebeveyn olarak yapması 'gerekenler' arasındaki gerilimi ve evlatlarının bundan nasıl etkilendiğini anlatıyor.
Bir annenin kaleminden: '4 yaşındaki oğlumun trans olduğunu sanmıştım. Yanılmışım.'


Kaynak: pitt.substack.com
Erişim Tarihi: 29.03.2023

Gerçek bir dava kadınıydım. Sosyal adalet dünyayı ele geçirmeden önce tam bir sosyal adalet savaşçısıydım. Arkadaşlarım ve ben, kendimizi havalı çocuklar, dünyayı değiştirenler, "kolektif kurtuluşu" getirecek devrimci çalışmanın öncüleri olarak görüyorduk. Daha iyi başka bir dünya yaratmanın mümkün olduğu inancına derinden bağlıydım.

Aşık oldum, evlendim ve ilk oğlumuzu doğurdum. İki yıl sonra ikinci oğlumuz dünyaya geldi. Çocuk sahibi olmak ve onlara hayatımı değiştirecek bir sevgiyle bağlanmak benim için ezber bozan bir olay oldu. Ancak işte tam da bundan sonra ideoloji gerçeklikle buluşmaya başladı.

Bir anne olarak sezgisel ve içgüdüsel olarak hissettiklerim ile sosyal adaletçi bir ebeveyn olarak yapmam "gerekenler" arasındaki gerilimi hemen içimde hissetmeye başladım. Ebeveynlerimin cinsiyetimi sorguladığım bir dönemde beni reddetmesiyle yaşadığım mağduriyet nedeniyle, çocuklarımın esas benliklerinin peşinde olduklarından emin olmak istedim. Transseksüel olabileceklerini düşündürecek her türlü ipucunu aramaya hazırdım. 

Her iki oğlumuzu da mümkün olduğunca cinsiyet ayrımı gözetmeden, her iki cinsiyete uygun kıyafetler ve oyuncaklarla yetiştirdik. Cinsiyetçi söylemlerden kaçındık. Hayatlarındaki diğer kişiler onlara erkek olarak hitap etmesine rağmen, biz onlara hiçbir zaman erkek olarak hitap etmedik. Hatta onlara erkek olduklarını bile söylemedik. Kullandığımız dili cinsiyetten bağımsız hale getirdik. Günlük kitap okumalarımızda veya hayatımızdaki insanları tanımlarken "erkek" veya "kadın" demedik, "insanlar" dedik. 

Hem onlar hem de dünya için en doğru ve en iyi şeyi yaptığımızı düşünüyorduk. Erken yaşlarda ilk oğlumuzun biraz farklı olduğunu fark ettik. Oldukça hassastı ve son derece yetenekliydi. Yaklaşık üç yaşına geldiğinde, hayatındaki kadınlara erkeklerden daha fazla yönelmeye başladı. Dil bilgisi sınırlı olduğu için "Ben anneleri severim" derdi. Bu farklılığın bir kısmını trans olma ihtimaline bağlamaya başladık. Erkek olduğunu söyleyerek onu belirli bir cinsiyete yönlendirmek yerine, erkek mi yoksa kız mı olduğunu kendisinin söylemesini istedik. Dava insanları olarak, onun transseksüel olabileceğini ve “gerçek benliğini” keşfetmek için “onun yolundan gitmemiz” gerektiğini düşündük. 

Bu ideoloji oğluma bakışımı şekillendirirken, bağlanma ve çocuk gelişimi konularında giderek daha derinlere dalmaya başladım. Bu sayede, bağlanmanın doğasının hiyerarşik olduğunu ve çocukların değil ebeveynlerin liderlik etmesi gerektiği gerçeğini idrak ettim. Çocuğumun cinsiyet konusunda öncülük etmesine izin vermek ile ona öncülük edip onu yönlendirme sorumluluğuma dair derinleşen bilgim arasındaki çatışmayla mücadele etmeye başladım. Ne yazık ki ideolojiye olan bağlılığım üstün geldi.

Yaklaşık dört yaşındayken oğlum bana kız mı erkek mi olduğunu sormaya başladı. Ona erkek olduğunu söylemek yerine, dilediği cinsiyeti seçebileceğini söyledim. Bu kelimeleri kullanmadım, daha sofistike bir şekilde ona şöyle dedim: "Bebekler penisle doğduklarında erkek, vajinayla doğduklarında ise kız olduklarını biliriz. Ancak penisle doğan bazı bebekler kız, vajinayla doğan bazı bebekler de erkek olabilir. Her şey içinizde ne hissettiğinize bağlı." Bana cinsiyetinin ne olduğunu sormaya devam etti ve ben de bu satırları tekrarlamaya devam ettim. Bu yalandan başka yalan bilmiyordum belki de. İç çatışmamı oğlumu bu çerçevede "yönlendirerek" çözmeye çalıştım. Penisle doğabilirsin ama yine de içten içe bir kız olabilirsin yalanını ufacık yavruma empoze ettim. Oğlum ve dünya için doğru olanı yaptığımı düşünüyordum. Onun sorusu ve benim ona verdiğim yanıt yıllarca peşimi bırakmayacaktı, hâlâ da bırakmıyor. 

Şu anda biliyorum ki, oğlumu kendimce yönlendirmemeye çalışırken en büyük yönlendirmeyi yaptım. Masum, hassas çocuğumu psikolojik hasara ve ömür boyu geri dönüşü olmayan tıbbi müdahaleye doğrudan giden bir yalana ittim. Oğlum bana kız mı erkek mi olduğunu sormaya başladıktan yaklaşık altı ay sonra eşime kız olduğunu söyledi. İşteyken bununla ilgili bir mesaj aldım. O gece eve dönerken, tüm duygularımı bir kenara bırakıp transseksüel çocuğumu desteklemem gerektiğine karar verdim. Aylarca oğlumuza erkek olduğunu söylemeyi reddettikten sonra, bu tek açıklamayla onun tüm dünyasını değiştirdik. Ona kız olabileceğini söyledik. "Ben bir kızım, ben bir kızım!" diyerek yatakta zıplayıp durdu. Adını o değiştirmeden biz değiştirdik. Onu sosyal olarak değiştirdik. O sırada sadece iki yaşında olan ve ağabeyinin gerçek adını zar zor telaffuz edebilen küçük kardeşiyle birlikte bu değişikliği zorladık. 

Trans çocuk

Geriye dönüp baktığımda, bu konu hakkında yazmak çok zor geliyor. Yaptığımız şeyin acısı ve şoku o kadar derin, o kadar geniş, o kadar keskin ve nüfuz edici ki... Bir anne çocuğuna bunu nasıl yapabilir? Yaptığım şeyin saf, doğru ve iyi olduğuna gerçekten inanıyordum, ancak daha sonra bunun çocuğum için nelere yol açabileceğini dehşetle fark ettim. Geçmişteki kendime saf demek yetmez, aptallık yaptığımı da itiraf etmeliyim. Kendimce ortaya koyduğum her şeye muhalefet etme tepkiselliğim bir çocuğun hayatını kaydırdı. Bu dehşet beni hala derinden sarsıyor. Oğlumuzun cinsiyetini sosyal olarak değiştirmeye (tıbbi bir müdahale olmaksızın sosyal hayatta karşı cinstenmiş gibi yaşamak) karar verdiğimizde, akranlarımızın çoğundan övgü ve onay cümleleri duymuş olmamız bu sitenin okuyucularını şaşırtmayacaktır. Kötü niyetli bir balonun içinde uçtuğumuzdan habersiz bir şekilde balonun bizi uçurmasına izin verdik. Kendi küçük çocuğunu da sosyal cinsiyet değişimi sürecine sokmuş olan bir arkadaşımın beni ikna edişini unutamıyorum. Ergenlik engelleyiciler ve karşı cinsiyet hormonları hakkında karara varılması gereken ergenlik döneminden önce, çocukların cinsiyetlerini "keşfetmelerine" izin vermenin sağlıklı bir yol olduğu konusunda beni temin etti. "Doğru şeyi" yapıp yapmadığımızı öğrenmek için transseksüel çocukların ebeveynlerine yönelik destek grupları aradık.  Sonuçta, oğlumuz gerçek bir cinsiyet disforisi (cinsiyet hoşnutsuzluğu) belirtisi göstermiyordu. Bu destek gruplarında bize ne kadar iyi ebeveynler olduğumuz söylendi. Otizmli çocukların (ki bizim oğlumuz da öyleydi) transseksüel olduklarını diğer çocuklardan daha önce nasıl bildiklerini gururla söylüyorlardı. O zaman özel gereksinimli çocukların bu yolla istismar edildiğini anlamamıştım.

Katıldığımız destek gruplarından birinde, transseksüelliğin çocuklarda gelişmesinin birkaç yıl aldığı da söylendi. Bu süre zarfında çocuğun translığını korumanın çok önemli olduğunu ve bu nedenle onları desteklemeyen veya ona uyum sağlamayan aile üyeleri veya arkadaşlarla teması ortadan kaldırmanız gerektiğini söylediler. Evet, bu ebeveyn destek grubunu yöneten cinsiyet terapisti bunu söylemişti ve o zamanlar ona inanmıştım. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunu farklı bir açıdan görüyor ve dehşete düşüyorum. 3 yaşındaki çocuklarda (bu gruptaki en küçük çocuk 3 yaşındaydı) kasıtlı olarak transseksüelliği somutlaştırıyorlar, çocukların gerçekten karşı cins olduklarına inanarak büyümelerine neden oluyorlardı. Akabinden de tabii ki tıbbi müdahaleler geliyordu. 

Terapist aynı zamanda birçok ergenin ebeveynlerine uyguladığı senaryoyu uyguluyor; ebeveynleri çocuklarının trans olduğunu tüm akrabalara duyurmaya zorluyor. Bu duyuru neticesinde, çocuğun seçtiği ismin kullanılması ve yeni cinsiyetin benimsenmesi talep ediliyor, aksi takdirde çocukla iletişim kurulamayacağı söyleniyor. Büyük oğlumuzun yaklaşık bir yıllık sosyal cinsiyet değişimi sürecinden sonra, sadece üç yaşında olan küçük oğlumuz da kız olduğunu söylemeye başladı. Bu bizim için tam bir şok oldu. Büyük oğlumuzu "farklı" yapan şeylerin hiçbiri küçük oğlumuz için geçerli değildi. O daha çok basmakalıp bir erkek çocuğuydu ve kadınsı şeylere ya da kadınlara karşı ağabeyinin gösterdiği yakınlığı göstermiyordu. Bağlanma konusuna tekrar daha derinlemesine bakmaya başladık ve "aynılık" dürtüsünün ilkel bir bağlanma dürtüsü olduğunu fark ettik. Bu kız olma iddiasının, büyük olasılıkla kendini abisine bağlı hissetmek için onun gibi olma arzusundan geldiğini düşündük. Bu kız olma iddiası, her iki kardeş de yarı zamanlı olarak okula gittiği dönemde daha da ısrarcı hale geldi. Gittikleri okul onlara kız olarak hitap ediyordu. 

Neden küçük kardeş "kız" olamazken büyük kardeş "kız" olabiliyordu? Kendimizle ne kadar çeliştiğimizi böyle mi anlayacaktık? Neden bir erkek çocuğunun hassas olma hakkını elinden alıp onu cinsiyeti konusunda manipüle ettik? Küçük oğlumuz gittikçe daha ısrarcı oldu ve biz de gittikçe daha fazla üzüldük. İdeoloji gerçeklikle çarpışıyor ve sağlam gibi hissettiğimiz zemini sarsıyordu. Eğer küçük oğlumuz bağlanma dürtüsüyle kız olmak istiyorsa, büyük oğlumuz da benzer bir dürtüyle hareket etmiş olabilir miydi? Bana bağlanmak için benimle aynı olma dürtüsü… Küçük oğlumuz hakkında konuşmak için destek grubunda tanıştığımız cinsiyet terapistinden randevu aldık. Oğlumuzun kız olma iddiasının altı yatan gerçekleri çözmemize yardımcı olabileceğine ve sözde trans bir “ablanın” küçük erkek kardeşi olarak zihninde neler yaşadığını anlayabileceğine gerçekten inanıyorduk.  

Sosyal adalet

Terapist ona hemen "kız" demeye başladığında şoke olduk. Üç yaşındaki bir çocuğa, nasıl hitap edilmek istiyorsa ona o şekilde hitap edeceğini belirtti. Küçük oğlumuzun büyük trans kardeşi gibi olmak istemesinin yanlış bir şey olduğuna inanmanın transfobik olduğunu ifade etti. Küçük oğlumuzun trans olduğuna ikna olmadığımı söyleyerek karşı çıktığımda, oğluma bir kızmış gibi hitap etmez ve cinsiyetini hemen tebrik etmezsem oğlumun bir bağlanma bozukluğu geliştirebileceğini söyledi. İkna olmadık ama yine de oğlumuz ve dünya için "doğru" olanı yapmak istedik. Ona kız olabileceğini söylemeye karar verdik. Yemekten hemen sonra onunla hayali bir oyun oynamaya gittim ve kız olma konusunda destekleyici olmak istedim. Yüzüme kocaman, sıcak bir gülümseme yerleştirdim ve "Merhaba kızım!" dedim. Bunun üzerine küçük oğlum durdu, bana baktı ve "Hayır anne. Bana öyle seslenme."  Tepkisi o kadar netti ki durmamı sağladı. Bu beni derinden etkiledi. Ondan sonra bir daha geri dönmedim.

Sonraki iki yıl boyunca eşim ve ben daha derine indik ve acı çekmeye devam ettik. Büyük oğlumuzu sosyal olarak değiştirmemize neden olan, bildiğimizi veya inandığımızı düşündüğümüz her şey çözülmeye başladı. Bağlanma temelli gelişimsel yaklaşımı incelemeye devam ettim ve otizm ve aşırı duyarlılık hakkında daha fazla şey öğrendim. Sadece küçük oğlumuzun değil, büyük oğlumuzun da trans olmadığını açıkça görmeye başladık. Bir şeyler yapmamız gerektiğini biliyorduk ama neyi nasıl yapacağımızı bulmakta zorlanıyorduk. Tek istediğim zamanda geriye gitmek, yaptıklarımızı geri almaktı. Ama bir yandan hâlâ o ideolojiye bağlıyken, bir yandan da büyük oğlumu transseksüellik yoluna soktuğumuz için sorumlu olduğumuzu giderek daha net görüyordum. Nihayetinde, eşim ve ben oğlumuzun aslında transseksüel bir kız değil, son derece hassas ve muhtemelen otizmli bir çocuk olduğu konusunda açıklığa kavuştuk.

Onu bu yola biz soktuk, o halde bu yoldan yine biz çıkarmalıydık. Bir yıl önce, oğlumuzun 8. doğum gününden hemen önce tam olarak bunu yaptık. İlk değişim süreci inanılmaz derecede zor olsa da, oğlumuzdan gördüğümüz en somut duygu rahatlamaydı. Gerçek bir rahatlama. Ona önce doğum ismine geri dönmesi gerektiğini söyledim. Sonra da erkeklerin nasıl kadın olamayacağı ve ona kız olmayı seçebileceğini söylememizin yanlış olduğu söyledim. Önce bana çok kızdı, sonra üzüldü. Ertesi gün oğlumun dinlendiğini hissettim. Bir yükten kurtulduğunu, bir çocuk olarak asla taşımaması gereken bu yetişkin yükünün omuzlarından kalktığını hissettim. İnanılmaz bir rahatlama hissetti. Dinlenmeye başladı. O zamandan beri iyileşiyoruz. O iyileşiyor. Kolay olmadı ama oğlum mutlu ve gelişiyor. Bir erkek olarak kendisiyle daha barışık bir hale gelmesini izliyoruz. Oğlumuz çiçek açıyor ve büyüyor. Şimdilik güvende ve her geçen gün kendini daha da geliştiriyor. Çünkü esas cinsiyetine kavuştu. 

Küçük oğlumuza gelince, o da mutlu, gelişiyor ve iyileşiyor. Ağabeyi yeniden ağabeyi olduğunda, o da mutlu bir şekilde hemen erkekliğine geri sarıldı. O da bundan memnundu. Oğlumuzun aynılık arayışının altında yatan ilkel bağlanma dürtülerine sahip olduğuna dair içgörümüz böylelikle daha da doğrulanmıştı. 

Erken çocukluk yıllarını bir kız olduğunu düşünerek geçiren hassas ve sosyal açıdan beceriksiz bir çocuğun geleceği için endişeleniyorum. Kültürümüzün, kurumlarımızın, akranlarının ve internetin ona söyleyeceklerinden korkuyorum. Ebeveyn-çocuk ilişkisini yok etmeye kararlı görünen devletin gücünden korkuyorum. Gelecekte ne olursa olsun, oğullarımı korumak için mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğim.

Benim için bu deneyim, sosyal adalet ve kolektif özgürlük adına çocuğumu toplumsal cinsiyet ideolojisinin tanrılarına kurban etmemi isteyen karanlık bir örgütten ayrılmak gibiydi. Bu karanlık örgütten ayrıldım ve asla geri dönmeyeceğim. Bu inanç sistemimi ayakta tutan duvardan bir tuğla çıkarınca, geri kalan tüm tuğlalar da devrildi ve duvar yıkıldı. Şimdi molozları ayıklıyorum ve değerlerimi, gerçeklik görüşümü, inanç sistemimi, kendimle ve çocuklarımla olan ilişkimi ve dünya anlayışımı yavaşça ve dikkatlice yeniden inşa etmeye çalışıyorum. Ortaya ne çıkarsa çıksın, çocuklarımın korunması önümüzdeki yolda atacağımız her adımın pusulası olacak.