Transseksüalizmin toplum ve kültür üzerindeki etkileri

Transseksüellik çağımızın en etkili ideolojilerinden biri olarak toplum ve kültürü etkisi altına almaya ve insanların davranış ve düşüncelerini şekillendirmeye devam ediyor.
Transseksüalizmin toplum ve kültür üzerindeki etkileri

 

Erişim tarihi: 12.01.2024
Kaynak: spiked-online.com

Transseksüellik çağımızın en etkili ideolojilerinden biri olarak toplum ve kültür üzerindeki tesirini sürdürüyor. Belirli bir siyasi hedef doğrultusunda insanların davranış ve düşüncelerini şekillendiriyor ve  cinsiyetin önemini yok etmeyi amaçlıyor. Kadın ya da erkek olmanın ne anlama geldiğine dair uzun süredir devam eden kültürel varsayımların kökünü kazıyor.

Her şeyden önce hoşgörüsüz ve zorba olan bu ideoloji hem Birleşik Krallık hem de ABD'deki siyasi ve kültürel elitler tarafından tamamen benimsenmiş durumda. Yakın zamanda Birleşik Krallık'ta İşçi Partisi lideri Keir Starmer'ın, milletvekillerinden birini 'sadece kadınların rahim ağzı vardır' deme cesaretini gösterdiği için eleştirdiğini gördük. Muhafazakar Parti üyeleri bile artık trans ideolojisinin savunucuları rolünde. Nitekim başbakanın eşi Carrie Johnson, Muhafazakar Parti konferansına katılımını, Muhafazakar Partili arkadaşlarını “transların hakları” adına mücadele etmeye çağırmak için kullandı. Sosyolog Michael Biggs'in de belirttiği gibi, “transseksüel hareket kültürel normları ve sosyal kurumları baş döndürücü bir hızla dönüştürdü”. Translığın teşvik edilmesinin ve kadın ile erkek arasındaki farklılıkların yok edilmesinin bu kadar hızlı olması trans aktivistleri bile şaşırttı. 

Cinsiyetin kendi kendine tanımlanması artık uzun süredir devam eden geleneklerin önüne geçmiş gibi görünüyor. Bir erkek artık kadın tuvaletlerine, soyunma odalarına ya da hapishanelere girebilmek için kendini kadın olarak adlandırabiliyor. Şimdiye kadar sadece kızlara yönelik olan kurumlar bile artık kendini kadın olarak isimlendiren erkeklere açık halde. Ulusal Sağlık Hizmetlerinde, transseksüel hastalar erkek ya da kadın koğuşlarında tedavi olmayı kendileri seçebiliyor.

Artık hayatın pek çok alanında kadın ve erkek arasındaki sınırın giderek daha gayrimeşru görünmesine şaşırmamamız gerek. Çünkü bu ideolojiyi benimseyenler medya tarafından cesur ve ilham verici rol modeller olarak sunuluyor.

Hem Nature dergisi hem de Scientific American, bilimi reddederek “insanları erkek ve kadın olarak sınıflandırmak için net kriterler olmadığını” yazdı. (Trans: When Ideology Meets Reality, by Helen Joyce, Oneworld Publications, 2021, p57). İngiliz Tabipler Birliği de aynı çizgide. “Kapsayıcı dil” kılavuzunda, üyelerine “hamile kadınlar” yerine “hamile insanlar” terimini kullanmalarını tavsiye ediyor. Kısa bir süre önce prestijli tıp dergisi Lancet, kadınları “vajinalı bedenler” olarak adlandırmaya karar verdi. Görünen o ki, bilimsel ve tıbbi alanda bile biyolojik gerçeklik transseksüel ideolojisine kurban ediliyor.

Transgenderizm dikkat çekici bir şekilde büyük şirketler tarafından da benimsenmiş durumda. İngiliz bankası HSBC'nin bir reklamı “Cinsiyetin sınırlar için fazla akışkan olduğunu” söylüyor. HSBC'nin beraberindeki tanıtım materyallerine göre, müşterileri artık sözde 10 cinsiyet arasından seçim yapabiliyor. HSBC'nin dili dönüştürme isteği, yalnızca asırlık dil normlarına değil, aynı zamanda bunların arkasında yatan duygulara da meydan okuyan yeni bir kavram dünyası dayatma girişimlerinden biri. George Orwell'in de uyardığı gibi, dilin kontrolünü ele geçirmek ve kelimelerin anlamlarını yeniden tanımlamak, insanların düşüncelerini kontrol etmek isteyenlerin attığı ilk adımdır.

Kelimelerle ilgili bu takıntı pek de şaşırtıcı değildir. Siyasi bir amaç doğrultusunda insanların davranışlarını şekillendirmeye çalışan ideolojiler, kaçınılmaz olarak dil kullanımına yoğunlaşırlar. Bazı yeni kelimeler ne kadar saçma olursa olsun, bu ideolojinin savunucuları son derece ciddidir - herkesin dünyayı kendileri gibi, transseksüalizm gözlüğünden görmesini isterler.

Transseksüalizm
Transseksüalizm kelimelerin anlamlarını yeniden tanımlayarak toplumun düşüncelerini kontrol etmeyi amaçlıyor. 

Kuzey Amerika'nın birçok yerinde, cinsiyetle ilgili dilin denetlenmesi resmi ve gayri resmi yaptırımlarla destekleniyor. New York Şehri İnsan Hakları Komisyonu tarafından 2015 yılında yayınlanan yönergeler, çalışanlarına veya kiracılarına karşı kasıtlı olarak “yanlış cinsiyet zamiri” (İngilizcede “o” zamiri cinsiyet ifade eder, trans olduğunu söyleyen kişiler kendilerine karşı cinsiyetin zamirleri veya uydurma zamirlerle hitap edilmesini talep eder) kullanan işverenlerin ve ev sahiplerinin 250.000 dolara kadar para cezasına çarptırılabileceğini belirtiyor. 2018 yılında Kaliforniya valisi Jerry Brown, bir hastanın tercih ettiği cinsiyet zamirlerini kullanmayı “kasıtlı olarak” reddeden sağlık çalışanlarının cezalandırılmasını öngören bir yasa tasarısını onayladı.

Kanada'da bir mahkeme, bir kişinin tercih ettiği cinsiyet zamirlerini kullanmamanın insan haklarını ihlal ettiğine karar verdi. Mahkemenin bu kararı, bir kimsenin seçtiği “kimliğin” başkaları tarafından onaylanması ve tanınması talebini kutsal bir hukuk normuna dönüştürüyor. Bu da hem ifade özgürlüğünü hem de düşünce özgürlüğünü sorgulanır hale getiriyor. İnsanların dünyayı kendi gördükleri gibi değil, trans ideologların gördüğü gibi kabul etmelerini dolaylı olarak dikte ediyor. Bu, insanların düşünme biçimlerini kontrol etmeye yönelik bir girişimdir. Orwell'in 1984’te ifade ettiği gibi: "Parti sana, gözlerinin ve kulaklarının tanıklığını reddetmeni söyledi. Bu onların nihai ve en önemli emriydi."

Trans aktivistler, maruz kaldıkları baskının siyahilerin maruz kaldığı tarihsel baskıya benzediğini iddia ederek sempati ve destek kazanıyor. Trans hakları davası bu nedenle bir sivil haklar davası olarak sunuluyor. Ancak trans aktivizminin ayırt edici özelliklerinden biri, temsil ettiğini iddia ettiği kişilerin medeni haklarını koruma konusunda ısrar ederken, muhaliflerinin medeni haklarını - özellikle de ifade özgürlüklerini - kısıtlamaktan çekinmemesidir. Birçok akademisyen, bunu kabul etmeseler de, transseksüalizme meydan okumaktan korkuyor.

Transseksüalizm sadece kadın ve erkek arasındaki ayrımı ortadan kaldırmakla yetinmiyor. Aynı zamanda, ikilik barındıran her türlü düşünce biçimini de gözden çıkarmayı amaçlıyor.

İkili ayrımlar yapma, farklı olgu kategorileri arasında ayrım yapabilme, ahlaki düşüncenin ve ahlaki yargıların oluşumunun merkezinde yer alır. İyi ile kötü ya da doğru ile yanlış arasında ayrım yapmamızı sağlar. Dolayısıyla ikili ayrımlar yapmanın değerini düşürme girişimi yalnızca akla değil, aynı zamanda ahlaki yargıda bulunma yeteneğimize de bir saldırıdır.

Dahası, ikili kategorilere yapılan saldırılar çoğu zaman normalliğin kendisini de sorgulatıyor. Bir blog yazarı "Modern toplumda neyin normal neyin anormal olduğu konusunda büyük bir yanılgı var" diye yazıyor bir yazısında. 'Normal ve anormal olmak üzere iki kategori olması, bu yanlış algının yeniden teyit edilmesinden başka bir şey değildir'. Hatta bir psikoterapist, insanların zihinsel ve duygusal durumlarını ifade etmek için normal ve anormal kavramlarını kullanmanın geçerliliğine meydan okuyor. "Büyük yükleri, yerleşik önyargıları ve yarattıkları genel kafa karışıklığı göz önüne alındığında, bu kelimelerin mantıklı bir şekilde kullanılıp kullanılamayacağı bir soru işaretidir" diyor.

Transseksüalizm
Transseksüalizmin eğitimdeki varlığı, çocukları toplumlarının norm ve değerlerinden uzaklaştırıyor.

Transseksüellik aynı zamanda normallik fikrinin trans ideolojiye yönelik bir tehdit oluşturduğunda ısrar ediyor. Normalliğe yönelik bu saldırı, toplumsal yaşamı tehlikeye atıyor. Toplum normal ve anormal fikrinden mahrum bırakılırsa, arzu edilen ve edilmeyen davranış biçimleri arasında bir çizgi çizme kapasitesini de kaybeder.

İkili düşünceye karşı yürütülen savaş temelde ahlaki yargılamayı ortadan kaldırma arzusundan kaynaklanır. Ne yazık ki, yargısızlık Batı toplumlarında halihazırda yaygın bir kurumsal desteğe sahiptir.

Bu ideolojiyi eleştiren çok sayıda kişi haklı olarak transseksüalizmin kadınların statüsü ve hakları üzerindeki zararlı etkilerine ilişkin endişelerini dile getirmeye devam ediyor. Ancak bu, çocuklar üzerindeki etkisiyle karşılaştırıldığında önemsiz bile kalıyor.

Transseksüalizmin eğitimdeki varlığı, çocukları toplumlarının norm ve değerlerinden etkili bir şekilde uzaklaştırıyor. Kendilerinin ve toplumlarının neyin normal ve anormal olduğuna dair anlayışlarına meydan okuyor. Bu durum onları ahlaki açıdan savunmasız bırakmasının yanı sıra dünyadaki yerleri konusunda kafalarının karışmasına neden oluyor. Transseksüalizm için bu bir sorun değildir. Aksine, genç zihinlerin manipüle edilmesi için bir fırsat, çocuklara cinsiyetin bir seçim olduğunu ve cinsiyetin biyolojik bir temeli olmadığını söyleme şansıdır. Çocuklar daha ilk yıllarından itibaren toplumlarının kültürel geleneklerinden, normlarından ve miraslarından uzaklaştırılıyor; bunun sonucunda da kaçınılmaz olarak kimlik krizine sürükleniyor.

Transseksüalizm sıklıkla havalı bir kavram olarak lanse edilir. Ancak çocukların hayatlarını mahvetmenin havalı bir tarafı yoktur. Bu, genç nesillerin sağlıklı gelişimini tehdit eden yıpratıcı bir dünya görüşüdür.

Bu kadar çok kurumun transseksüalizm büyüsüne kapılmış olması, Batı toplumunun ciddi bir çıkmazın içinde olduğunun işaretidir. Bu ideolojiden gerçekten tiksinen pek çok insan sessiz kalmakta ve bunu dile getirmekten korkmaktadır. 

Bu yüzden dikkatli olun. Kontrol altına alınmadığı takdirde, transseksüalizmi yönlendiren otoriter dürtüler daha da sınır tanımaz hale gelecektir - bu kısa sürede kaybolacak geçici bir olgu değildir. Ve buna karşı ciddi bir muhalefetin olmaması, özellikle de büyük iş dünyası ve vakıflardan aldığı destek göz önüne alındığında, transseksüalizmin ilerlemesini teşvik etmeye devam edecektir.

Bir seçimle karşı karşıyayız: transseksüalizmi kabul etmek ya da kendi ahlaki muhakememizi kullanıp ona meydan okumak. İkincisini yapmalıyız, çünkü toplumun geleceği buna bağlı.