Trans beyin tezi bilimsel temellere dayalı bir iddia mı yoksa önyargının ürünü mü?

Transların beyin taraması yoluyla teşhis edebileceği anlatısı LGBT savunucuları tarafından sıkça dile getirilse de bilimsel temele dayanmamaktadır.
Trans beyin tezi bilimsel temellere dayalı bir iddia mı yoksa önyargının ürünü mü?

 

Erişim tarihi: 08.01.2024

Kaynak: spiked-online.com

 

Transların beyinlerinin kendi cinsiyetlerinden çok karşı cinsiyete benzediği iddiası trans lobisinin başvurduğu en temelsiz iddialardan biridir. 

Peki trans beyin hikayesi nereden çıktı? 1990'ların ortalarında, Amsterdam'daki bir üniversiteden bir grup bilim adamı, transseksüellerin beyinleri hakkında dikkate değer bir keşif yaptıklarını duyurdu. Aralarında Profesör Louis Gooren ve Dick Swaab'ın da bulunduğu araştırmacılar, ölen transseksüellerden alınan küçük beyin parçalarını incelediler.

Mikroskop altında incelediklerinde, transseksüel kadınların, yani erkek olarak doğan ancak kadın olduğunu iddia eden kişilerin beyinlerindeki 'stria terminalisin yatak çekirdeğinin merkezi alt bölümünün hacminin' erkeklerinkinden çok kadınlarınkine benzediğini bulduklarını söylediler. Ancak daha sonra eleştirmenler, Gooren ve Swaab'ın incelediği tüm transseksüellerin yıllardır cinsiyet değiştirme hormonu kullandığına dikkat çekti. Birçoğu onlarca yıl hormon kullanmıştı. Transseksüel kadınların beyinleri ile biyolojik kadınların beyinleri arasındaki belirgin benzerliğin östrojene maruz kalmaktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilmenin bir yolu ise yoktu. Enjeksiyonların göğüs benzeri doku geliştirmelerine de neden olduğu göz önüne alındığında, neden bu durum beyinlerini bir şekilde değiştirmemiş olsun ki?

Daha da kötüsü, trans lobisi ve solcu gazeteciler tarafından onlarca yıl sonra bile hala atıfta bulunulan ekibin bu 'keşfi' hiçbir zaman sonradan tekrarlanmamıştır. Her zamankinden daha sofistike tarama teknolojileri kullanılarak yapılan sayısız kopyalama girişimine rağmen, bu sözde keşif tek seferle sınırlı kalmıştır.

Bilimde, laboratuarda yapılan tek bir keşif hiçbir şeyin kanıtı olarak sayılmaz. Bu sadece, dünyanın dört bir yanındaki diğer araştırmacıların bulguları doğrulamak için deneyi tekrarlamaya çalıştıkları bir sürecin başlangıcıdır. Eğer bir laboratuar keşfi tekrarlanamıyorsa, bunun en yaygın açıklaması ya sahtekarlık ya da özensiz laboratuar teknikleridir. Gooren ve Swaab'ın çalışmasında bunlara dair bir ipucu yok. Bunun yerine, bulguları bilimdeki yaygın bir soruna işaret ediyor: farkında olmadan ortaya çıkan önyargılı tutumlar. Bu önyargılar en iyi araştırmacıların bile verilerini aşırı yorumlamasına veya yanlış yorumlamasına yol açabilir.

Trans beyin
Transların beyin taraması yoluyla teşhis edebileceği anlatısı LGBT savunucuları tarafından sıkça dile getirilse de bilimsel temele dayanmamaktadır.

Örneğin, 1900'lerde büyük Amerikalı mühendis ve mucit Thomas Edison, ruhlar alemindeki hayaletlerle iletişim kurmanın bir yolunu bulduğuna ikna olmuştu. 1920'de verdiği bir röportajda, "Bir süredir bu dünyayı terk etmiş olan kişiliklerin bizimle iletişim kurmasının mümkün olup olmadığını görmek için bir aygıt geliştirmeye çalışıyorum" demişti. Aslında arka plan radyasyonunu ya da şimdi beyaz gürültü dediğimiz şeyi - radyo istasyonları arasındaki cızırtı ve kanallar yayını durdurduğunda eski TV'lerde ortaya çıkan karıncalı görüntüyü keşfetmişti.

Edison'un hayaletlere inanıyor olması, gözlemlediği fenomeni bu prizma aracılığıyla yorumladığı anlamına geliyordu. Aynı türden bir hüsnükuruntu Gooren ve Swaab'ın bulgularını da açıklayabilir. Her ikisi de trans hakları kampanyalarına destek vermiş ve Gooren, Eylül ayındaki ölümünden önce, keşiflerinin transseksüelliği 'sosyal olarak daha kabul edilebilir' hale getirmesinden gurur duyduğunu ifade etmişti.

Yeniden üretilemeyen bir çalışmanın yok olup gideceğini düşünürsünüz. Ancak tam tersine, Gooren ve Swaab'ın 'trans beyin' iddiası son derece etkili oldu. Örneğin, 1997 yılında Londra'daki Tavistock cinsiyet kliniğinde bir araya gelen ve Hollanda Protokolü olarak bilinen yaklaşımı benimseyen akademisyenler tarafından öne sürülen ana argümanlardan biri buydu. Hollanda Protokolü, şimdilerde “cinsiyet olumlayıcı tedavi” olarak adlandırılan ve cinsiyet disforisi (cinsiyet hoşnutsuzluğu) yaşayan ergenleri ergenlik engelleyici ilaçlarla cinsiyet değiştirme sürecine iten yöntemdir. Cinsiyet değişimini teşvik eden prosedürleri uluslararası alanda başlatan şey bu olaydır. Böylesine zayıf bir araştırmanın sol kesim tarafından eleştirilmeden kabul edilmesi dikkat çekicidir.