Eşcinsellik doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı kazanılır?

LGBT ideolojisinin öne sürdüğü 'eşcinsellik doğuştan gelir' iddiası bilimin birçok dalında detaylı bir incelemeye tabi tutuluyor ancak elde edilen bulgular eşcinselliğin doğuştan geldiği sonucunu göstermiyor.
Eşcinsellik doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı kazanılır?

 

Eşcinselliğin doğuştan mı yoksa çevresel faktörlerden mi kaynaklandığı sorusu toplumumuzda merak konusu haline gelmiştir. Bilim dünyasında, bu konuda yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular insan cinselliğinin karmaşık bir olgu olduğunu göstermektedir. İnsanların cinsel yönelimini belirleyen faktörler arasında genetik, hormonal, nörolojik ve çevresel etkenlerin etkileşimi olduğu ancak bunlardan herhangi birinin tek başına cinsel yönelimi belirleyecek bir etkiye sahip olmadığı sonucuna varılmıştır. 

Eşcinsellik nedir? 

LGBT ideolojisinin kavramlarından biri olan eşcinsellik, kişinin hemcinsine ilgi duyması durumunu ifade eden bir kavramdır. LGBT hareketinin ismini de oluşturan gey, lezbiyen ve biseksüel kavramlarını da içeren kapsayıcı bir terim olarak kullanılmaktadır. 

Eşcinsellik nedenleri ve eşcinsellik belirtileri nelerdir? 

Eşcinsel yönelim tek bir nedene bağlı olmamakla birlikte bir dizi psikolojik, fizyolojik veya çevresel etkenin bir veya birkaçının bir araya gelmesiyle kişide eşcinsel meyil ortaya çıkabilmektedir. Ancak genel olarak incelendiğinde eşcinselliğe neden olan faktörlerin genellikle psikolojik kökenli olduğu görülmektedir. Psikolojik faktörlerden arasında öne çıkanlar çocukluk dönemi travmaları ve cinsel kimlik gelişiminin sağlıklı bir biçimde tamamlanmaması olarak gösterilmektedir. 

Cinsel kimlik nedir? Cinsel kimlikler doğuştan mı gelir? 

Cinsel kimlik, kişinin kendi varlığını belirli bir cinsiyet içinde algılaması, bu algıyı kabul etmesi ve bu anlayışa uygun olarak tutumlarını, davranışlarını ve ilişkilerini biçimlendirmesini ifade etmektedir. Cinsiyetimiz doğuştan gelen ve değiştirilemez bir özelliğimizdir ancak cinsel kimlik doğumdan sonraki süreçte ortaya çıkar ve gelişimini 0-6 yaş çocukluk döneminden başlayarak ergenlik döneminin sonuna doğru tamamlar. Cinsel kimlik gelişiminde yaşanan olumsuz tecrübeler (örneğin çocukluk travmaları, yanlış özdeşim kurma, şiddet veya istismar görme) kişinin cinsiyetine veya cinsel meyline yönelik algılarını bozabilmektedir. Bu durumlar kişiyi esas cinsiyetinden ve cinsiyete uygun davranış biçimlerinden uzaklaştırabilmektedir.

Yapılan araştırmalar, "eşcinsellik geni" ve cinsel yönelimi etkileyen belirleyici bir gen olmadığını ortaya koymuştur.

Eşcinsellik genetik faktörlerden mi kaynaklanır? 

Bilimsel literatürde cinsel yöneliminin kökenleri hakkında birçok araştırma bulunmaktadır. Ancak eşcinsellik konusunda kesin bir neden belirlemek zordur. LGBT ideolojisi genetik faktörlerin eşcinsellikte rol oynayabileceği iddiasını öne sürse de 2019 yılında Science Dergisinde yayınlanan bir araştırmada yaklaşık yarım milyon insanın genomları (tüm genetik yapıları) taranmış ve "eşcinsellik geni" ve cinsel yönelimi etkileyen belirleyici bir gen olmadığı sonucuna varılmıştır. 

Aynı DNA'yı paylaştıkları için genetik araştırmalarda sıklıkla kullanılan tek yumurta ikizleri üzerine yapılan çalışmalar da eşcinselliğin genetik olmadığını açıkça göstermektedir. LGBT ideolojisinin iddia ettiği gibi genler eşcinsellik üzerinde belirgin bir rol oynuyor olsaydı aynı genetik yapıya sahip ve doğum öncesi eşit koşullarda yetişen tek yumurta ikizlerinin biri eşcinsel olduğunda diğerinin de %100 eşcinsel olması gerekirdi. Ancak yapılan hiçbir ikiz araştırmasında böyle bir sonuca ulaşılamamıştır. Yakın zamanlı araştırmalar ise çevresel faktörlerin genetik faktörlere oranla süreçte daha büyük bir rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Çocukluk dönemi deneyimleri, aile dinamikleri, sosyal etkileşimler ve kültürel faktörlerin kişinin cinsel yönelimini etkileyebildiği görülmüştür. Bu bağlamda ikiz araştırmaları, eşcinsellik çevresel faktörlerden mi kaynaklanır sorusuna yanıt vermiştir. 

Hormon bozukluklarının eşcinsel yönelime etkisi nedir?

Biyolojik yapı ve hormon dengesi gibi fizyolojik etkenlerin kişide eşcinsel meylin oluşumunda etkili olabildiğini gösteren birçok çalışma yapılmıştır. Hormonlar kişide cinsel yönelimi belirleyen tek bir etken olarak görülmemekle birlikte hamilelik sürecinde annede ortaya çıkan genetik rahatsızlıklar veya tıbbi gerekçelerle anneye hormon reçete edilmesi sonucunda çocuklarda cinsiyet ve cinsel yönelime dair karmaşa yaşandığı görülmektedir. Çocuklarda cinsel gelişim bozukluklarına yol açan KAH (Konjenital Adrenal Hiperplazi) hastalığı buna örnek gösterilebilir. KAH, vücutta kortizol hormonunun oluşumunda gerekli olan beş enzimden birinin gerektiği gibi çalışamaması durumunda ortaya çıkan genetik bir hastalıktır. Birçok araştırmaya konu olan hastalığın kız çocuklarında cinsel gelişim bozukluklarına neden olduğu bilinmektedir. KAH hastası kız çocukları, anne karnında aşırı düzeyde androjen hormonuna (erkek cinsiyet hormonlarını içeren hormon topluluğu) maruz kalmaları sonucu çocukluk döneminden itibaren maskülen cinsiyet davranışları sergilemekte ve yetişkinlikte ise bu durum eşcinsel yönelime dönüşmektedir. Kadınlar üzerine yürütülen karşılaştırmalı bir araştırmada [1] KAH hastalarının, kontrol grubundaki kadınlara göre daha yüksek oranda eşcinsel ya da biseksüel yönelime sahip olduğu kanıtlanmıştır. 

Eşcinsellik
Eşcinselliğin genetik olduğu kanıtlanmamış, eşcinsel olmak için genetik bir neden bulunmamıştır. 

Eşcinsellik beyin yapısından mı kaynaklanır?

Eşcinselliğin doğuştan gelen bir özellik olduğu iddiasını desteklemek amacıyla LGBT hareketi, alanda tanınan iki ismin çalışmalarını referans göstermektedir: İngiliz-Amerikalı nörobilimci Simon LeVay ve Hollandalı nörobiyolog Dick Swaab.

Simon LeVay, 1991 yılında Science dergisinde yayınlanan ve toplam 41 kadavranın beyin otopsileri üzerinden yürüttüğü çalışmasında; 6 heteroseksüel kadın, 19 eşcinsel erkek (tamamının ölüm nedeni AIDS) ve 16 heteroseksüel erkeğin beyin farklılıklarına odaklanmıştır [2]. Bu çalışmanın bulgularına göre, LeVay eşcinsel erkeklerde hipotalamus boyutunun heteroseksüel erkeklerden daha küçük olduğu sonucuna ulaşmıştır. Aynı zamanda, hipotalamusta bulunan INAH3 bölgesinin boyutlarının eşcinsel erkeklerde heteroseksüel erkeklere oranla önemli ölçüde daha küçük olduğunu ve kadın boyutuna daha yakın olduğunu belirtmiştir. 

Belirli bir yaş üzerindeki yetişkin deneklerin, bebeklik döneminde de benzer beyin farklılıklarına sahip olup olmadığı konusu ise araştırmanın eksik bırakılan tarafı olmuştur. Üstelik AIDS hastalığının beyinde bıraktığı hasarlar göz önüne alınmamıştır. Çalışma, araştırmacılar tarafından ciddi boyutta metodolojik hatalar ve eksiklikler içerdiği yönünde eleştiriler almış olmasına rağmen LGBT hareketi tarafından eşcinselliğin doğuştan geldiği iddiasını delillendirmek amacıyla kullanılmıştır. Yayınlandığı tarihte basının da ilgisini çeken araştırma, eşcinselliğin biyolojik temellere dayandığına dair bilimsel bir kanıt olarak görülmüş ve kamuoyuna bu şekilde sunulmuştur.

Kendisi de bir eşcinsel olan ve çalışmasının kasıtlı olarak yanlış yerlere çekilmesinden rahatsızlık duyan LeVay, Discover dergisine verdiği demeçte şu ifadeleri kullanmıştır: “Neyi bulmadığımı vurgulamak önemli. Eşcinselliğin genetik olduğunu kanıtlamadım ya da eşcinsel olmak için genetik bir neden bulmadım. Eşcinsel erkeklerin 'bu şekilde doğduklarını' söylemedim; insanların çalışmalarımı yorumlarken yaptıkları en yaygın hata bu. Beyinde bir gey merkezi de bulmadım.”

Eşcinsel
Eşcinselliğin doğuştan geldiğine dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamakta ve altta yatan sebebin çoğunlukla ruhsal, fiziksel veya çevresel faktörlerden kaynaklandığı bilinmektedir.

LGBT ideolojisinin bilimsel bulguları çarpıtarak kendi politik ajandasına uygun olacak şekilde yorumlaması oldukça sık başvurduğu bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin nörobiyolog Dick Swaab'ın aynı cinsiyetten olan eşcinseller ile heteroseksüel kişilerin beyin yapıları arasında farklılıklar bulunduğuna dair görüşlerinin yer aldığı kitabından [3] referansla, eşcinsellerin doğuştan karşı cinsin beyin özelliklerine sahip olarak doğduğu ve dolayısıyla eşcinsel yönelimin değiştirilemez olduğu yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ancak Swaab, birkaç yıl sonra yayınladığı bir makalede [4], LGBT ideolojisinin iddialarını kesin bir dille çürütmüştür. Swaab, kadın ve erkek beynindeki yapısal farklılıklara dair araştırma sonuçlarının, bu farklılığın doğuştan mı yoksa yaşam tecrübelerine dayalı olarak mı oluştuğu hakkında hiçbir bilgi vermeyeceğinin altını çizmiştir. Beyni hayat boyu değişebilen bir organ olarak tarif eden Swaab, eşcinsel ve heteroseksüellerin beyin yapısına odaklanan karşılaştırmalı çalışmalarda ortaya çıkan farklılıkları bu gerçekliği göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerektiğini belirtmiştir. Gelinen nokta, yetişkin bir eşcinselin karşı cinse benzer beyin özelliklerine sahip olmasının yapısal bir durumdan ziyade kişinin edindiği tecrübeler, kurduğu ilişkiler ve çevresel faktörlerin bir sonucu olduğuna işaret etmektedir.

Eşcinsellik hakkında doğru bilgiye ulaşmak, bu meseledeki toplumsal bakış açımızın ve tutumumuzun doğru yönde şekillenmesi için kritik bir öneme sahiptir. LGBT ideolojisinin iddialarının aksine eşcinselliğin doğuştan geldiğine dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamakta ve altta yatan sebebin çoğunlukla ruhsal, fiziksel veya çevresel faktörlerden kaynaklandığı bilinmektedir.

 

Kaynaklar

[1] Meyer-Bahlburg, H.F.L., Dolezal, C., Baker, S.W. et al. Sexual Orientation in Women with Classical or Non-classical Congenital Adrenal Hyperplasia as a Function of Degree of Prenatal Androgen Excess. Arch Sex Behav 37, 85–99 (2008). https://doi.org/10.1007/s10508-007-9265-1 

[2] LeVay S. (1991). A difference in hypothalamic structure between heterosexual and homosexual men. Science (New York, N.Y.), 253(5023), 1034–1037. https://doi.org/10.1126/science.1887219 

[3] Swaab, D. F. (2014). We are our brains: A neurobiography of the brain, from the womb to Alzheimer's. (J. Hedley-Prôle, Trans.). Spiegel & Grau/Random House.

[4] Joel D, Garcia-Falgueras A, Swaab D. The Complex Relationships between Sex and the Brain. The Neuroscientist. 2020;26(2):156-169. doi:10.1177/1073858419867298