Medyanın cinsel yönelim ve cinsiyet hakkındaki söylemlerinin bilimsel temeli nedir?

Önde gelen iki akademisyen tarafından kaleme alınan cinsellik ve cinsiyet konulu rapor, cinsellik, cinsiyet ve transseksüellik hakkında medyada sıkça duyulan iddiaların bilimsel kanıt temelini inceliyor.
Medyanın cinsel yönelim ve cinsiyet hakkındaki söylemlerinin bilimsel temeli nedir?


Kaynak: dailysignal.com
Erişim Tarihi: 14.04.2023
Yazar: Ryan T. Anderson 

The New Atlantis dergisinde yayınlanan yeni ve önemli bir rapor, medyanın cinsel yönelim ve cinsiyet konusunda öne sürdüğü başlıca anlatılara meydan okuyor. Ruh sağlığı ve cinsellik konusunda ülkenin önde gelen iki akademisyeni tarafından ortaklaşa kaleme alınan 143 sayfalık bu rapor, biyolojik, psikolojik ve sosyal bilimlerde 200'den fazla hakemli çalışmayı ele alarak, bilimsel araştırmaların cinsellik ve cinsiyet hakkında ne gösterdiğini ve göstermediğini titizlikle belgeliyor.

Derginin editörünün de açıkladığı gibi, bu raporun en önemli çıkarımı, "cinsellik ve cinsiyet hakkında en sık duyulan iddialardan bazılarının bilimsel kanıtlarla desteklenmediğidir."

İşte raporun en önemli sonuçlarından dördü:

  1. Cinsel meylin doğuştan gelen, biyolojik olarak sabit bir insan özelliği olduğu, insanların 'bu şekilde doğduğu' inancı bilimsel kanıtlarla desteklenmemektedir.
  2. Benzer şekilde, cinsiyetin insan biyolojisinden bağımsız, doğuştan gelen, sabit bir insan özelliği olduğu inancı yani bir kişinin 'kadın bedenine hapsolmuş bir erkek' veya 'erkek bedenine hapsolmuş bir kadın' olabileceği sanrısı bilimsel kanıtlarla desteklenmemektedir.
  3. Cinsiyet atipik düşünce veya davranış sergileyen çocukların yalnızca küçük bir kısmı ergenlik veya yetişkinlik dönemlerinde de bunu sürdürmeye devam etmektedir. Bu tür çocukların transseksüel olmaya teşvik edilmesi, hatta hormon tedavisine veya cinsiyet değiştirme ameliyatına tabi tutulması gerektiğine dair hiçbir kanıt yoktur.
  4. Heteroseksüel olmayanlar ve translarda genel nüfusa kıyasla daha yüksek oranda ruh sağlığı sorunları (anksiyete ve depresif bozukluk, intihar) ile davranışsal ve sosyal sorunlar (madde bağımlılığı, yakın partner şiddeti) görülmektedir. Bu eşitsizliği ayrımcılık söylemleriyle açıklamak mümkün değildir.

"Cinsellik ve Cinsiyet: Biyolojik, Psikolojik ve Sosyal Bilimlerden Bulgular" başlıklı bu raporun yazarları Dr. Lawrence Mayer ve Dr. Paul McHugh'dur. Mayer, Johns Hopkins Üniversitesi Psikiyatri Bölümü'nde misafir öğretim üyesi ve Arizona Eyalet Üniversitesi'nde istatistik ve biyoistatistik profesörüdür. The New Atlantis'in editörünün "son yarım yüzyılın tartışmasız en önemli Amerikalı psikiyatristi" olarak tanımladığı McHugh ise Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde psikiyatri ve davranış bilimleri profesörüdür ve 25 yıl boyunca Johns Hopkins Hastanesi'nde baş psikiyatrist olarak görev yapmıştır. Johns Hopkins'te görev yaptığı dönemde, cinsiyet değiştirme ameliyatı üzerine bu hastanede başlatılan bir çalışmanın doktorların ve hastaların uzun süredir umduğu faydaları göstermediğini ortaya koymasının ardından bu ameliyatlara son vermiştir.

Cinsiyet değiştirme ameliyatı
Dr. Paul McHugh, cinsiyet değiştirme ameliyatlarının umulan faydaları göstermediğini ortaya koymasının ardından bu ameliyatlara son vermiştir.

Politik Çıkarımlar

Rapor sadece bilimsel araştırmaların gösterdiği ve göstermediği şeylere odaklanmaktadır. Ancak bu bilimin kamu politikası üzerinde etkileri olabilir.

Rapor, "karşı cinse özenen çocukların yalnızca küçük bir kısmının ergenlik veya yetişkinlik dönemlerinde de bunu sürdürdüğünü" gösteren titiz araştırmaları incelemektedir. Örneğin, okullardaki transseksüel politikalarına ilişkin son tartışmaları ele alalım. Raporun tutarlı temalarından biri, bilimin "cinsiyetin insan biyolojisinden bağımsız sabit bir özellik olduğu" iddiasını desteklemediği gerçeğidir.

Rapor aynı zamanda nöroplastisite gerçeğini de tartışmaktadır: yani hepimizin beyni, davranışlarımız ve deneyimlerimize bağlı olarak hayatımız boyunca (özellikle de çocuklukta) değişebilir ve değişmektedir. Beyindeki bu değişiklikler de gelecekteki davranışları etkileyebilir.

Bu durum, transseksüel okul politikalarına ilişkin endişeleri haklı çıkaracak daha fazla gerekçe sağlamaktadır. Mahremiyet ve güvenlik kaygılarının ötesinde, bu tür politikalar, etki altında bırakılmadıkları takdirde doğal olarak yanılgılarından kurtulacak olan öğrencilerin uzun süre transseksüel oldukları yanılgısını devam ettirmelerine neden olma potansiyeline de sahiptir.

Raporda, "karşı cinse özenen çocukların yalnızca küçük bir kısmının ergenlik veya yetişkinlik dönemlerinde bunu sürdürdüğünü" gösteren titiz araştırmalar incelenmektedir. Politika yapıcılar, yanlış okul politikalarının öğrencileri erkek oldukları halde kız veya kız oldukları halde erkek olarak tanımlamaya teşvik edebileceği ve uzun süreli zorluklara yol açabileceği konusunda endişe duymalıdır. Raporda belirtildiği üzere, "Cinsiyet atipik düşünce veya davranışlar sergileyen çocukların transseksüel olmaya teşvik edilmesinin faydalı olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır."

Rapor, okul politikalarının ötesinde, çocuklara önerilen tıbbi müdahaleye ilişkin endişeleri de gündeme getiriyor. Mayer ve McHugh şöyle yazıyor: "Çocuklara yönelik olarak kamuoyunda tartışılan ve uygulanan bazı müdahalelerin ciddiyeti ve geri döndürülemezliği bizi rahatsız etmekte ve alarma geçirmektedir."

Şöyle devam ediyorlar: "Cinsiyet sorunları olan çocukları tıbbi ve ardından cerrahi prosedürler yoluyla başka bir cinsiyete dönüştürmeye teşvik etme yönündeki artan eğilimden endişe duyuyoruz." Ancak belirttikleri gibi, "Ergenliği geciktiren veya ergenlerin ikincil cinsiyet özelliklerini değiştiren müdahalelerin tedavi edici değerine ilişkin yeterli bilimsel kanıt yoktur."

Transgender Sorunlarına İlişkin Bulgular

Aynı durum genel olarak sosyal veya cerrahi cinsiyet değişiklikleri için de geçerlidir. Mayer ve McHugh, "özetlenen bilimsel kanıtların, cinsiyet değiştirme prosedürlerinin umulan faydaları sağladığı veya transseksüel nüfusta yüksek ruh sağlığı risklerine katkıda bulunan altta yatan sorunları çözdüğü iddiasına şüpheyle yaklaşmamızı önerdiğini" belirtmektedir. Cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra bile, cinsiyet disforisi (cinsiyet hoşnutsuzluğu) olan hastalar hala kötü sonuçlar yaşamaktadır:

"Genel nüfusla karşılaştırıldığında, cinsiyet değiştirme ameliyatı geçiren yetişkinlerin kötü ruh sağlığı sonuçları yaşama riski daha yüksek olmaya devam etmektedir. Bir çalışmada, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, cinsiyet değiştiren bireylerin intihar girişiminde bulunma olasılığının yaklaşık beş kat, intihar sonucu ölme olasılığının ise yaklaşık 19 kat daha fazla olduğu bulunmuştur."[1]

Mayer ve McHugh, araştırmacıları ve doktorları "transseksüel nüfusta görülen yüksek intihar oranlarına ve diğer psikolojik ve davranışsal sağlık sorunlarına katkıda bulunabilecek faktörleri daha iyi anlamaya ve mevcut tedavi seçenekleri hakkında daha net düşünmeye" çağırıyor ve şöyle ekliyorlar:

Bilimsel literatürü gözden geçirdiğimizde, bazı bireylerin cinsiyetleriyle uyuşmadığını ifade etmelerine neden olan biyolojik açıklamaları aradığımızda neredeyse hiçbir şeyin iyi anlaşılmadığını görüyoruz. ... Hem kötü ruh sağlığı sonuçlarının oranlarını düşürmeye yardımcı olabileceğimiz yolları belirlemek hem de bu alanda mevcut bazı nüanslar hakkında daha bilinçli tartışmaları mümkün kılmak için daha iyi araştırmalara ihtiyaç var.

Politika yapıcılar bu bulguları çok ciddiye almalıdır. Yönetmelikler, hassas ve tartışmalı sağlık konularında görüş çeşitliliğine saygı göstermek yerine, son derece tartışmalı ve bilimsel olarak desteklenmeyen bir görüşü onaylamakta ve uygulamaktadır. Mayer ve McHugh'nun da vurguladığı gibi, daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır ve hekimler en iyi tıbbı uygulamakta özgür olmalıdır.

Ayıplama ve Önyargı Trajik Sonuçları Açıklamıyor

Rapor ayrıca LGBT olarak tanımlanan kişilerin "depresyon, anksiyete, madde bağımlılığı ve en endişe verici olanı intihar" gibi olumsuz fiziksel ve ruhsal sağlık sonuçları açısından daha yüksek risklerle karşı karşıya olduğunu vurgulamaktadır. Rapor bu bulgulardan bazılarını şöyle özetlemektedir:

Homoseksüellerin, heteroseksüellere göre anksiyete bozuklukları yaşama riskinin yaklaşık 1,5 kat daha fazla olduğu, ayrıca depresyon riskinin yaklaşık iki katı, madde bağımlılığı riskinin 1,5 katı ve intihar riskinin yaklaşık 2,5 katı olduğu tahmin edilmektedir.

 

Transgenderlar, transgender olmayanlara kıyasla çeşitli ruh sağlığı sorunları açısından da daha yüksek risk altındadır. Özellikle endişe verici bir şekilde, transların tüm yaş gruplarında yaşam boyu intihar girişiminde bulunma oranı yüzde 41 olarak tahmin edilirken, bu oran ABD genel nüfusunda yüzde 5'in altındadır.

Bu trajik sonuçların nasıl bir açıklaması var? Mayer ve McHugh, "ayıplama ve önyargı gibi stres faktörlerinin bu alt popülasyonlarda gözlemlenen ilave problemlerin çoğunu açıkladığını" öne süren bir teori olan "sosyal stres modeli"ni araştırıyor. Ancak kanıtların bu teorinin "sonuçlardaki eşitsizlikler için tam bir açıklama sunmadığını" ifade ediyorlar. Görünen o ki, sosyal ayıplanma ve stres, LGBT nüfusunun karşı karşıya kaldığı kötü fiziksel ve ruhsal sağlık sonuçlarını tek başına açıklayamıyor.

Sonuç olarak, "LGBT alt popülasyonlarında artan ruh sağlığı sorunları oranlarının nedenlerini ortaya çıkarmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu" sonucuna varıyor ve hepimizi "acıları hafifletmek ve insan sağlığını ve gelişimini desteklemek" için çalışmaya davet ediyorlar.

Eşcinsel geni
Bilimsel araştırmalar, cinsel yönelimi etkileyen belirleyici bir "eşcinsel geni" olmadığını ortaya koymaktadır.

Bulgular Yüksek Mahkemenin Eşcinsel Evlilik Kararındaki İddialarla Çelişiyor

Son olarak rapor, bilimsel kanıtların insanların cinsel yönelim konusunda "bu şekilde doğdukları" iddiasını desteklemediğini belirtmektedir. Lady Gaga ve diğerleri tarafından öne sürülen anlatı, bilim tarafından desteklenmemektedir. Bir bireyin cinsel yönelimini ve arzularını biyolojik, çevresel ve deneyimsel faktörlerin bir kombinasyonu açıklamaktadır ve "insanın cinsel yönelimine yönelik zorlayıcı, nedensel, biyolojik açıklamalar yoktur."

Dahası, bilimsel araştırmalar cinsel yönelimin medyanın öne sürdüğünden daha değişken olduğunu göstermektedir. Raporda şu ifadelere yer verilmektedir: 

"Ergenler üzerinde yapılan boylamsal çalışmalar (bir araştırma grubunun farklı zaman dilimlerinde tekrar tekrar incelenmesi), cinsel meylin bazı insanlar için yaşam seyri boyunca oldukça değişken olabileceğini göstermektedir. Bir çalışmada, aynı cinse ilgi duyduğunu bildiren erkek ergenlerin yüzde 80'inin artık yetişkin olduklarında bunu yapmadığı görülmektedir."

Evlilik tartışması evliliğin ne olduğu ile ilgiliyken, cinsel yönelimle ilgili yanlış bilimsel iddialar evliliği yeniden tanımlama kampanyasında sürekli olarak kullanılmıştır.

Sonuç olarak Mayer ve McHugh, cinsellik ve cinsiyet hakkında bilinmeyen çok şey olduğunu gözlemlemektedir. Kamuoyunu ve daha da önemlisi tıbbi uygulamaları daha iyi yönlendirmeye yardımcı olmak için dürüst, titiz ve tarafsız araştırmalar yapılması çağrısında bulunuyorlar.

Bu araştırma devam ederken, kamu politikasının bilimsel tartışmaların bittiğini ilan etmemesi veya tartışmalı bilimsel teorileri yasal olarak uygulamak ve dayatmak için acele etmemesi önemlidir. Mayer ve McHugh'un da belirttiği gibi, "Herkes -bilim insanları, doktorlar, ebeveynler, öğretmenler, kanun yapıcılar ve aktivistler- cinsel meyil ve cinsiyet hakkında doğru bilgiye erişmeyi hak ediyor."

 

[1] Dhejne C, Lichtenstein P, Boman M, Johansson AL, Långström N, Landén M. Long-term follow-up of transsexual persons undergoing sex reassignment surgery: cohort study in Sweden. PLoS One. 2011 Feb 22;6(2):e16885. doi: 10.1371/journal.pone.0016885. PMID: 21364939; PMCID: PMC3043071.